CADDE – İ KEBİR

ASMALIMESCİTTE  REFİK KAPANDI ..

Yok..bu kadar kolay değil,bu kadar basit değil bunu söylemek. Herhangi bir meyhane,herhangi bir mekân değildi REFİK’in meyhanesi O, İstanbul’un son dönemlerinin, son 65 yılının bir  Okuluydu,bir ekolüydü. Mekânlar da aynen insanlar gibi, doğar, büyür, gün gelir ölür ama onlarla da beraber bir devir ölür,bir mazi yok olur , hatıralar kaybolur  , değerler yitirilir, bizler de onlarla beraber kahroluruz.

Refik’in meyhanesi 1954 yılında kurulmuştu .

Cumhuriyet devrinin bir meyhanesi idi , ama ilk yıllarından itibaren bir köşetaşı olmuştu İstanbul’un bu soyut kültür mirası hayatında.Refik’in dükkânından YAKUP çıkmıştı ,zaten akrabası idi, CAVİT çıkmıştı.Yakup da çok ünlendi ama Yakup da öldü.Refik de 2011 yılında aramızdan ayrıldı. Evlâtlığı,torunu işletiyordu mekânı ama herşey ters gitmeye başlamıştı.Işletme de özensizleşmişti,ayrıcaİstanbulda hayat değişiyordu, zorluyorlardı ,değiştiriyorlardı ,boğuyorlardı bu kültürü ve bu hayatı.Istanbul Araplaştırılıyordu, ayrı bir kültür empoze ediliyordu hem Merkezi hem de yerel yönetimce.REFİK ,çok güzel bir SOHBET meyhanesiydi. Insanlar kaynaşır, sohbet eder,nezih,müziksiz bir mekân, temiz ,özenli ve lezzetli mezeleri vardı.Öğlenleri ev yemeği çıkarırdı. Akşam ise çok değil ama güzel 9-10 çeşit meze,ızgara et veya balık vardı.Ben, ilk defa Refik’te yediğim peynirli ve kıymalı ayrı ayrı ızgara muska böreğini unutamam.O tarihe kadar ben muska böreğini hep kızartma bilirdim.Kendilerinin kardığı özel acılı hardalı ,fasülye pilâkilerini de anmadan geçemiyeceğim.  Refik Baba , 14 yaşında Çamlıhemşın’den gelmiş İstanbul’a ve bulaşıkçılık ile işe başlamış.Sonra komilik,yamaklık , garsonluk derken, almış olduğu iş disiplini ile de kendini yetiştirmiş ve 1954 yılında kendi mekânını açmış. İri bir cüssesi, yumuşak bir yüreği ve nezaketi vardı.90 lı yaşlarına kadar hep işinin başında durdu, kendi masasında rakısını yudumlar ve devamlı etrafı kolaçan ederdi.Bir de aşırı ATATÜRK hayranı idi.

Ben Refik Aslan’ı burada daha uzun anlatmıyacağım.Ben dün kapanan mekânı ile beraber İstiklâlde,Beyoğlunda ( cadde-i kebir ) artık bir dönemin,bir kültürün sonuna gelindiğinin üzüntüsündeyim.

Benim bildiğim ve benim hatırımda kalan İstanbul İstiklâl caddesinde MARKİZ  vardı şimdi yok .Karşısında LEBON PASTAHANESİ vardı ama eski Lebon değil.MARKİZ , bütün Entelektüellerin, Edebiyatçıların, felsefecilerin uğrak mekânı bir pastahane idi.Karşısında Richmond oteli vardı,şimdi yok, İtalyan ve Fransız mutfağı olan bir meyhane  DEGÜSTASYON vardı şimdi yok, sac börği yapıyorlar o mekânda elinde oklava ile kadınlar, hâlbuki Orhan Veli’nin şiirlerine(1951) konu olmuş bir mekândı ,Balıkpazarının yanında ,FISHER Alman Restaurantı vardı, şimdi yok. ATLANTİK  BÜFE,  BIRAHANE ve LOKANTASI vardı, İstanbulda ilk Frankfurter sosileri , ilk Rus salatasını orada tatmıştık, o da yok, ÇİÇEK PASAJI var ama benim bildiğiim ile alâkası yok, Nasıl olsun ki, ne o nezih,kültürlü,edebiyatçı müdavimleri var ne de 40 yıl orada akerdiyon çalmış MADAM ANAHİT var artık, REJANS , Rus Lokantasi vardı Olivio çıkmazında  , şimdi sadece taklidi var, mekân aynı mekân ama işletmecisi değişti .İNCİ PASTAHANESÎ artık yok ,hâlbuki sırf profiterolünü yemek için Kadıköyden İstiklâle gelinirdi, İstiklâlin girişinde solda 2.katta HACI BABA  vardı , şimdi onun yerinde Hatay Medeniyetler Sofrası var, tam bir kebapçı olarak işletiliyor ,Yine hemen İstiklâlin girişinde solda ufak bir ULUDAĞ KEBAPÇISI vardı,gizlice o da gitti ,Ağa Camii sokağında  HACI SALİH yok, onun yerinde HACI ABDULLAH var, eskiden Beyoğlu’nun bir numarası idi Hacı Abdullah da ,ama şimdi eski lezzet yok , yanındaki AĞA RESTAURANT yok, yerinde Demirören İş Merkezi var aynı yerdeki ALKAZAR sineması yok , VENÜS sineması yok ,EMEK sineması yok. VAKKO MAĞAZASI yok, Tarihi Mısır apt. altındaki BON MARCHÉ yok, 100 yıllık erkek şapka ve aksesuar mağazası SİLVYO yok,Türkiye’ye ilk konfeksiyonu getiren MAYER yok,DORE yok,Meşhur oyuncak mağazası JAPON MAĞAZASI YOK , BEYOĞLU SİNEMALARI yok ,MİLÂN RUJ  yok, Onun sembolü ışıklı,akşamları yanıp sönüp dönen KIRMIZI DEĞİRMEN PANOSU yok ,  en ünlü Avrupa revülerini getiren FOLIBERJER yok ,SANDER KİTAPEVI, Belki mazisi 25 yıl kadar yeni sayılır ama, ROBİNSON KİTAPEVİ ile ADA KİTAP EVİ de yok.Sahaflar çarşısında ne eski sahaflar kaldı, ne eskinin sahaf kitapları ne de eski okuyucu.İstanbul İstiklâle tam 120 yıldır hizmet veren REBUL ECZAHANESİ de artık eski yerinde değil, o da yok.

İstiklâl caddesini yukarıdan aşağıya, vitrinlerine bakarak bile yürümek insanı “Alice Harikalar Diyarında” moduna sokardı.Neyse ki Ali Muhittin Hacı Bekir şimdilik yine eski yerinde.Yine aynı limonatası,akide şekerleri ve lokumları ile duruyor. Bir de Ağa Camii karşısındaki sokakta sağ kolda LÂDES LOKANTASI duruyor.Aynı atmosfer ve aynı menüsü ile.

İstiklâl caddesinde zamanla yalnızlaşmış ve mahsunlaşmış bir de HALEP PASAJI var.Bu pasajda da halen, 80 yılında FERHAN ŞENSOY’un kurduğu SES TİYATROSU direniyor zamana karşı.Ve de pasajın içinde tam karşısında 46-52 numaralar için el işi  özel ayakkabı yapan ADIM isimli  bir mağaza var,sahibi ÖNCEL KALKAN.Bu mağaza da 40 yıllık bir mağaza. Şimdilik İstiklâlin direnenlerinden.İstiklâl caddesinde iki de büfe vardı Bol Fındıklı, kocaman, ambalajsız, markasız,bol yağlı , vitrinine yaslardı BEYOĞLU ÇİKOLATALARINI.Nerede yapılır,nasıl yapılır meçhuldü ama o kadar meşhur olmuştu ve o kadar imrendirici idi ki , parlak jelatine sarılı bir parça çikolata alıp yiyerek yürümek bir moda olmuştu âdeta. Şimdi o büfeler de yok,gerçi BEYOĞLU ÇİKOLATALARI şimdi lüks çikolata mağazalarında satılıyor ama o eski zevk olur mu ?

Şimdi belki MANDABATMAZ duruyor, orada alçak tabureler üzerine oturup  kahve içilebiliyor

ama  yine Beyoğlunun o ara sokaklarınfaki Rum madamın işlettiği ,lâternalı ,ufak kadehler ile rakı içilen, testi ile şarap getirilen,ortada büyük tahta masalar olan  tavanında fileler ile kışlık kavunlar sarkan Rum meyhanesi  yok..

Bu lokantalar, bu içkili mekânlar, bu mağazalar sadece birer mekân değil bir RUH tu İstiklâl ve İstanbul için.Istiklâl onlarla hayat buldu, onlarla yaşadı.Çok kültürlülüktü o.Gerçi 1955 6-7 Eylülünde çok büyük darbe yemişti o kültür lâkin yine tolere olmuş, olabildiğince toparlanmıştı ama bu sfer, son yıllarda  O ruh biraz biraz,yavaş yavaş, birer birer çekildi ve İSTİKLÂL CADDESİ öldü. Şu anda da çok mağaza var ama o caddenin ruhuna hiç de uygun olmıyan, Büyük firmaların HAMBURGER dükkânları , Kebapçılar, dönerciler var.Cadede de Eski İstanbul Beyefendileri ,şık İstanbul hanımefendileri dolaşmıyor, kel başlarına saç ektirmiş,kafaları sarılı,entarili Araplar dolaşıyor.Sadece insanlar değil, cadde üzerinize geliyor, dükkânlar, mağazalar üzerinize geliyor yürürken. RUHU olmıyan,bir ceset,bir ölü artık Istiklâl.Hâlbuki İstiklâl caddesi TAKSİM MEYDANI için de bir ATARDAMAR idi. 

İşte dün de REFİK’in Meyhanesi kapandı.Bir devir daha sona erdi.REFİK ASLAN 2011 yılında vefat etmişti , dün de mekânı son nefesini verdi.BAŞIMIZ SAĞOLSUN..

DEMİRHAN HARARLI / BEŞİKTAŞ GAZETESİ 06/09/2020

12.EYLÜL.2020 İSTANBUL

Genel kategorisine gönderildi | Yorum yapın

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası sözleşmedir. Sözleşme Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldığı için ‘İstanbul Sözleşmesi’ ismiyle anılıyor.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ NEDİR?

11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi (kısa adıyla İstanbul Sözleşmesi), 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Özel olarak kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti hedef alan ilk Avrupa sözleşmesi olma niteliğini taşıyan Sözleşme, bugüne kadar Türkiye dahil Avrupa Konseyi üyesi 20 ülke tarafından onaylanmıştır. Türkiye, Sözleşme’yi imzaya açıldığı 11 Mayıs 2011 tarihinde imzalamış, 14 Mart 2012 tarihinde ise onaylamıştır. İstanbul Sözleşmesi’nin en önemli özelliği, biyolojik veya hukuki, ailevi bağ olup olmadığına bakılmaksızın ev içi şiddetin (örneğin eski veya mevcut eşler, evlilik dışı partnerler, birlikte ikamet edilen aile fertleri, akrabalar veya birlikte ikamet edilen başkaları tarafından yöneltilen şiddetin) ve kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin standartlar öngören ve Avrupa ülkelerini hukuki olarak bağlayan ilk belge olmasıdır. Anayasa m.90/5 uyarınca, İstanbul Sözleşmesi kanun hükmündedir. Bunun hakkında, Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz.. Sözleşme böyle bitiyor.. Böyle bitiyor ama kadınların derdi bitmiyor halen şiddet görüyorlar, halen korku içerisinde yaşıyorlar, halen öldürülüyorlar, halen taciz ediliyorlar, halen can güvenlikleri yok, halen devlet suskun ve bu konuda ciddi bir yasa değişikliği yok.. Yasayı yapacak meclisin içerisinde milletvekili eşini darp ediyorsa, şeref yoksunu vekil kadına tecavüz suçlamasıyla gündeme geliyorsa bu sorunu ne İstanbul sözleşmesi ne de Londra sözleşmesi çözer… Bu işi ancak bilim ve tıp çözecek korona virüs aşısı yerine cinsiyet aşısı geliştirip erkek cinsiyetine sınırlama getirilmesi gerekiyor. Bence artık dünyayı kadınların yönetme zamanı geldi, belki de geçiyor..

Erkek sorar : Kaçınız çıplaklığınıza güvenmek yerine karakterinize güvenecek kadar kadınsınız.

Kadın cevap verir : Kaçınız çıplak bedeni sahiplenmek yerine üstünü örtecek kadar adamsınız. ??? ( Bence düşünmek gerek kadın haklı )

22.TEMMUZ.2020 BODRUM

Genel kategorisine gönderildi | İSTANBUL SÖZLEŞMESİ için yorumlar kapalı

DAR AYAKKABI

Nerede o eski bayramlar derken Nazımın yaklaşık yüz sene önceki bayram sevinci aklıma geldi…

Nazım Hikmet’e bayram için bir ayakkabı almaya karar verirler. O zamanlarda şimdiki gibi hazır ayakkabı satan bir mağaza yoktur. Sadece ayakkabı yapan bir dükkan vardır. Oraya giderler. Ayakkabıcı Nazım’ın ayağını bir kartonun üzerine koyar ve iyice basmasını söyler. Daha sonra kurşun bir kalemle ayağının etrafını çizer. Bu karton onun ayakkabı numarasıdır. Günlerce bu ayakkabının hayalini kurar. Babası ona ayakkabılarının siyah ve bağcıklı olacağını söyler.

Nazım’ın ayakkabıları bayramdan bir gün önce gelir. Ayakkabılar babasının dediği gibi siyah ve bağcıklıdır. O gün onları giymez. Ayakkabılarını yatağının altına koyar ve arada çıkartıp onu inceler. O gece onu uyku tutmaz. Sabah evdekiler uyandığında Nazım’ı ayakkabı kutusu kucağında sandalyede otururken bulurlar.

Buradan sonrasını Nazım Hikmet’in ağzından dinlemek bize daha çok keyif verecektir..

Nazım Hikmet’in Ağzından O Günler

“Ayakkabımı babam giydirdi. Ayağıma olmamıştı ayakkabılarım. Dardı ve canımı yakmıştı; ama bunu babama söylemedim.
O ‘Sıkıyor mu?’ diye sordukça ‘Hayır’ yanıtını veriyordum. ‘Dar, ayağımı acıtıyor.’ desem geri gidecekti ayakkabılarım ve ayakkabıcının hemen bir yeni ayakkabı yapması olanaksızdı.O bayram sabahı canım yana yana yürüdüm. Bir süre sonra acı dayanılmaz oldu. Dişimi sıktım. Yürürken artık topallıyordum. Soranlara ‘Dizimi vurdum.’ dedim; ama ayakkabılarımın ayağımı sıktığını kimseye söylemedim. Doğrusunu isterseniz yaşam da dar ayakkabıyla yürümektir.

Kimi zaman dar bir maaş, kimi zaman sevimsiz bir iş. Kimi zaman bir mekan dar ayakkabı olur bize, kimi zaman bir çevre.
Kimi zaman bir sokak, ya da bir şehir…
Kimi zaman dostluklar, arkadaşlıklar, beraberlikler bir dar ayakkabıya dönüşür.
Kimi zaman zamandır dar ayakkabı, geçmek bilmez. Kimi zaman zenginlik, kimi zaman başınızı koyduğunuz yastık…

Canınız yanar. Topallaya topallaya gidersiniz. Sonradan öğrendim; yaşamın, dar ayakkabıyla yürüyebilme sanatı olduğunu.

25. MAYIS. 2020 İSTANBUL

Genel kategorisine gönderildi | DAR AYAKKABI için yorumlar kapalı

HAYATI KAÇIRMAYIN

Standartlarımızı artırmak için koştururken bizi mutlu eden unsurlardan uzaklaşıyoruz. Belkide hayatı kaçırıyoruz. Hep daha iyi bir araba, daha iyi bir ev, daha iyi bir telefon, daha iyi bir saat, hep daha, daha… Esasında daha iyilerin hepsi bizi aynı noktaya götürüyor. pahalı saat ile ucuz bir saat aynı zamanı gösteriyor. Pahalı bir araba ile daha ekonomik bir araba bizi aynı noktaya götürüyor, çok da değişen bir şey yok. Aslında iyi standartlar bizi mutlu etmiyor mutlu olduğumuzu zannediyoruz, büyük bir yanılgı içerisindeyiz. kendimize, sevdiklerimize zaman ayırmıyoruz oysaki zaman en değerli unsur, belkide kıymetini bilmiyoruz. Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerinden Arjantinli yazar Jorge Luis Borges eğer yeniden başlayabilseydim hayata daha çok hata yapar coşkulu sevdalar yaşardım, neşeli olurdum ilkinde olmadığım kadar, çok az şeyi ciddi yapardım, daha çok seyahat eder daha çok güneşin doğuşunu seyrederdim, görmediğim yerlere gider daha çok dondurma yerdim, eğer yeniden başlayabilseydim hayata pabuçlarımı fırlatıp atar çıplak ayakla kırlarda koşardım, ama seksen beş yaşındayım ölüyorum ve ben bunu biliyorum demiş usta yazar.. Bir şeyi geç olmadan yapabilmek önemli olan, zamanı para gibi sonra harcamak üzere biriktiremiyoruz, anı yaşamak gerekiyor, hayatta zaten yaşadığımız anlardan ibaret. Bizi mutlu eden unsurlar mutlu anlar geçirebilmek, dostlar ile sevdiğimiz arkadaşlarımız ile birlikte olabilmek, hoş, kaliteli, keyifli vakit geçirebilmek, bir birimizi kaybettikten sonra değer bilmek değil, hayatta iken, beraber iken değer bilmek, güzel anılar biriktirebilmek. Siz ağlarken gözlerinizi silmek için bir çok elin size uzanmasıdır mutluluk. Sabahları güneşin yeniden doğmasıdır mutluluk, güneşin doğması ile yeniden doğan umutlardır mutluluk, yeter ki perdeyi açmayı unutmayalım, standartlarımızı yükselteceğiz diye hayatı kaçırmayalım..

Sahip olmadıklarına ulaşabilmek için çabalarken, sahip olduklarını unutuyor insan..

01. MAYIS. 2020 İSTANBUL

Genel kategorisine gönderildi | HAYATI KAÇIRMAYIN için yorumlar kapalı

( İSTANBUL – 19 )

İçinden deniz geçen, iki kıtayı birleştiren, büyük tehlikeli ve çok riskli bir şehir, dünyanın buluşma merkezi. THY İstanbul hava limanına inince böyle anons ediyor, dünyanın buluşma merkezine hoş geldiniz… Yetmiş iki milleti barındıran dünyanın en kalabalık, resmi kaynaklara göre on yedi milyon bana göre yirmi milyonun üstünde en kozmopolit şehirlerinden biri. Toplamda 5.460km2 / km2 ye düşen insan sayısı yaklaşık 2.844 kişi.. Dolayısıyla böyle bir şehrin istatistik kayıtları da yüksek oluyor tabiki… Bu şehirde her gün dokuz milyon kişi bir yerden bir yere gidiyor.. En çok kaza bu şehirde oluyor yaklaşık günde 1.200 kaza, en çok insan bu şehirde ölüyor (covıd-19 hariç) günde ortalama 200 kişi, ( yıllık ortalaması doğuda ki bir çok ilimizin nüfusundan fazla) en çok doğum bu şehirde oluyor günde ortalama 520 bebek, en çok bina bu şehirde var 1.528.782 adet (resmi), en çok minibüs hattı bu şehirde var 911 adet, en çok taksi durağı bu şehirde var 455 adet, en çok İETT durağı bu şehirde var 12.901 adet, en çok minibüs durağı bu şehirde var 6.942 adet, en çok minibüs bu şehirde var 6.460 (kayıtlı), en çok ticari taksi bu şehirde var 17.395 adet, en çok İETT otobüsü bu şehirde var 3.030 adet, en çok özel halk otobüsü bu şehirde var 2.154 adet, en çok metro tramvay marmaray vagonu bu şehirde var 1.087 adet, en çok metrobüs bu şehirde var 610 adet, en çok taksi dolmuş bu şehirde var 572 adet, en çok deniz taşıma aracı bu şehirde var 393 adet, en çok fayton bu şehirde var 276 adet, en çok deniz hatları gemisi bu şehirde var 28 adet, en çok iskele bu şehirde var 74 adet, en çok nostaljik tramvay bu şehirde var 10 adet, en çok pazar bu şehirde kuruluyor 400 adet, en çok AVM bu şehirde var 114 adet, en çok cami bu şehirde var 3.269 adet, en çok hastane bu şehirde var yaklaşık bakanlığa bağlı 52 özel 138 toplam 190 adet, en çok yoğun bakım yatağı bu şehirde var yaklaşık 3.680 adet (genede yetmiyor) en çok ruh hastası ve sapık bu şehirde var ( güvenlik gerekçesiyle kişi adeti veremiyoruz :)) en çok vergiyi bu şehir veriyor toplanan verginin yaklaşık yarısı %45.. Dolayısıyla covıd-19 vakalarının en çok bu şehirde olması sürpriz değil.. Hayatta her şeyin bir bedeli var, böyle bir metropol de yaşıyorsan sonuçlarına da katlanacaksın… Ama birde madalyonun öbür yüzü var, her şeye rağmen ne kadar tehlikeli olsa da harika bir dünya şehri…. Boğazıyla, kuzguncukda denizin kıyısında İsmet babanın çirozuyla lekardasıyla rakısıyla, perasıyla, galatasıyla, yakubuyla, nevizadesiyle, pazajıyla, imrozun mezeleriyle, eminönü hamdinin kebablarıyla, kumkapı meyhaneleriyle, cümbüşüyle fasılıyla, cankurtaran da balıkçı sabattinin ızgara kalamarıyla, sohbetleriyle, mezeleriyle, harika bir şehir. Rakını asya kıtasında içip, kireçli suda bekletilmiş kıtır kıtır kabak tatlını avrupa kıtasında yiyebileceğin dünyada başka bir şehir varmı.? Yok,, işte buda madalyonun öbür yüzü… Bazen insan düşünüyor bu şehirden gitmelimi, yoksa risk alıp bu şehri yaşamalımı diye…

Veriler İBB kayıtlarından alınmıştır.

07. NİSAN . 2020 İSTANBUL

Genel kategorisine gönderildi | ( İSTANBUL – 19 ) için yorumlar kapalı

2020 HAYAT FELSEFESİ

Felsefe büyük bir bilim dalıdır. Yunancadan gelir, kökeni sevgiye ve düşünmeye dayanır. Hayatı, maddeyi, kainatı, toplumu, kısaca var olmayı merak eder, araştırır, inceler ve en önemlisi sorgular, düşünür. Düşünmek insan oğlunun yapması gereken birinci önceliktir.. Düşünmeden konuşmamak, düşünmeden hareket etmemek gerekir, ama maalesef günümüz toplumlarında ve ülkemizde inanmak birinci sırada yer alıyor.Yani önce inanıyor sonra düşünüyoruz. Bunun bir çok örneği mevcut, adam çeşmeden önce suyu içiyor sonra bu su içilir mi diye soruyor. Cep telefonuna mesaj geliyor tebrik ederiz tatil kazandınız aşağıdaki linki tıklayın düşünmeden bir tıklıyorsun bankadaki paralarına veda ediyorsun gibi, daha nicelerini görebiliyoruz. Neden düşünmüyoruz.? çünkü düşünmek zor geliyor. Üşeniyoruz, saçma ama düşünmeye üşeniyoruz, akıl yormak gerekiyor, istatistik gerekiyor, zeka gerekiyor. Böyle yaparsam böyle sonuç çıkar, bunu yaparsam böyle olur.. kim uğraşacak, inan gitsin bir şey olursa hallederiz düşüncesi. Ama bu düşünce bazen telafisi olmayan sonuçlar doğurabiliyor o yüzden inanmadan önce lütfen düşünelim.. 2019 yılının bu son ayında düşünelim..! 2018 yılı biterken bu yıla hangi umutlarla girdik, hayallerimiz neydi, hayallerimize ulaşabildik mi.? Neler yaşadık, nerede hatalar yaptık, nerede doğru yaptık neler kaybettik, nelere üzüldük, neler kazandık, nelere sevindik, bütün bunları bir düşünelim’ki yeni yıla daha pozitif, daha bilgili, daha tecrübeli daha dikkatli girelim, aynı hataları yapmayalım, yeni yılda bir önceki yıldan daha mutlu olalım. Dinlemeden anlamadan kimseyi yargılamayalım, bir önceki hatalarımızı oturup, düşünüp gerekli dersleri çıkartır isek, geleceğimizi daha sağlam temeller üzerine oturtabilir, hatalarımızı daha minimize edebiliriz. Ama düşünürsek… 2020 yılı hayat felsefemiz önce sorgulamak, düşünmek sonra hareket etmek olsun.. Yeni yıl herkese bol şans getirsin, herkesin şansa çok ihtiyacı var.

Yanlış yoldan gitmenin birden çok yolu vardır. Ama doğruyu yapmanın tek bir yolu vardır. Yanlış yapmak bu yüzden kolay, doğruyu bulmak zordur. ( Aristo )

08. ARALIK. 2019 BODRUM

Genel kategorisine gönderildi | 2020 HAYAT FELSEFESİ için yorumlar kapalı

YAŞ ELLİ 6

Ben bu yaşımı çok seviyorum..

Evet ben bu yaşımı çok seviyorum, neden seviyorum..? Çünkü daha olgun sun, daha mantıklı düşünüyorsun, yaşanmışlıkların, yaşayacaklarından daha fazla, yani tecrübe sahibisin, kendini çok akıllı zanneden, küçük beyinleriyle büyük işler yapmaya çalışanları, ucuz insanları daha net ayırt edebiliyorsun, kimseye seni kullanma hakkı vermiyorsun. Hatalarını biliyorsun, yanılmalarını biliyorsun, insanları tanıyorsun, insanların  neler yapabileceklerini, neler yapamayacaklarını  iyi kötü tahmin edebiliyorsun, tilkiler, çakallar, kurtlar artık sana saygı duyuyor, doğrunun yanlış dan farkını daha net idrak edebiliyorsun, sorguluyorsun, sana verilen değer kadar güveniyorsun, güveneceğin insanları artık biliyorsun, acele hareket etmiyorsun düşünüyorsun, sana her sunulan tepsiyi almıyorsun, kendine zaman ayırmayı biliyorsun, kendini ertelemiyorsun, en önemlisi hayır demeyi biliyorsun, aklını kullanmayı biliyorsun, aklınla alay ettirmiyorsun, kime ne kadar değer vereceğini çok net biliyorsun, hayatı ertelemeden yaşıyorsun, Üç bin dolarlık  saat ile, otuz dolarlık saatin aynı zamanı gösterdiğini anlıyorsun, bu yaşın da istediğini yiyip içebiliyorsan, daha ne istiyorsun.? Farkındaysan en büyük servete sahipsin… Kısacası edindiğin tecrübeler hayatını daha da kolaylaştırıyor, daha az yoruluyorsun, daha çok huzurlu sun, hiçbir yere yetişme derdin yok, yaptıklarından daha fazla keyif alıyorsun, kazanımlarını zamanı gelince iade etmeyi biliyorsun, uğraşarak düzeltemediklerinden vazgeçerek kurtulabilmenin keyfini çıkarıyorsun, hayatın renklerini daha net görüyorsun, farklı olabilmek için saçını pembeye boyamaya gerek olmadığını, sadece iyi bir insan olmanın yeterli olacağını anlıyorsun…Hayatta yeni bir sayfa açarak bu sayfaya ne istiyorsan onu yazıyorsun….Onun için çok seviyorum,, bu yaşımı çook seviyorum…

Benim haberim olmadan beni kullanmak isteyenleri hiç sevmiyorum ..

15. EKİM. 2019 BODRUM

Genel kategorisine gönderildi | YAŞ ELLİ 6 için yorumlar kapalı

MAALESEF

Bu ülkede, Günahlar menfaatlerden daha büyük, ama kimse farkında değil.
Bu ülkede, sahtekar insanlar o kadar çok ki doğru insanlar yadırganıyor.
Bu ülkede, Gemi su alıyor, kaptan yalan söylüyor, filikaların hepsi bozuk.
Bu Ülkede, Orijinal’i yavşak olup’ta delikanlı gibi gezen çok insan var.
Bu ülkede, Çoğunluk başkalarının senaryolarında figüranlık yapıyor.
Bu ülkede, Masumlar mahkum olmasın diye suçlular cezasız kalıyor.
Bu ülkede, Çoğunluk iki yüzlü küçük beyinli.. o da çalışmıyor.
Bu ülkede, Doğrular yalan,yalanlar gerçek gösteriliyor.
Bu ülkede, Düşünmek yasak, inanmak serbest.
Bu ülkede, Ciddi bir ekonomik problem var.
Bu ülkede, İnsanların aklıyla alay ediliyor.
Bu ülkede, Kadınların can güvenliği yok.
Bu ülkede, Çoğunluk mutsuz ve endişeli.
Bu ülkede, Çoğunluk suskun,ve korkak.
Bu ülkede, Ciddi bir geçim derdi var.
Bu ülkede, Çoğunluk yalan söylüyor.
Bu ülkede, Çoğunluk çıkar peşinde.
Bu ülkede, Ciddi bir işsizlik var.
Bu ülkede, Asgari ücret 330.$
Bu ülkede, Çoğunluk hırsız
Bu ülkede, Çoğunluk cahil.
Bu ülkede, Adalet yok.
Bu ülkede, Hukuk yok.
Bu ülkede, Yalaka çok.

Gerçekleri bilmek insanın canını acıtıyor…

23.MAYIS.2019         İSTANBUL

Genel kategorisine gönderildi | MAALESEF için yorumlar kapalı

MİTOMANİ

Türkiye’de bir yalancılar mezarlığı yapılsa, sadece yalancılar defnedilse herhalde emlak konutun ve tok’inin arazileri yetmez. Çünkü o kadar çok yalancı var’ki bu ülkede.. Medyada, sosyal medyada, yurdun dört bir yanında, en çok da  Ankara’da… Artık bu bir hastalık olmuş…. MİTOMANİ  kısaca psikolojik bir yalan söyleme rahatsızlığı ve tedavi edilmesi gerekiyor…Yalan söylemek, kasıtlı olarak kendine göre değiştirerek gerçekle ilgisi olmayan sözlerle, başkasını kandırmaktır.  Mitomani ise kişilik bozukluğu, dürtü ve kontrol bozukluğu neticesinde oluşan bir psikolojik rahatsızlıktır. Bu insanlar olayları çok abartırlar , büyük hayal güçleri vardır ama, bu ülkenin beka sorunu var diyenler kendilerini pek gözden geçirmezler, aslında beka sorunu tam anlamıyla kendileridir. zekidirler ama halkın  artık bunları yemediğinden  haberdar değildirler, yeteneklerini hep kötüye kullanırlar, yaptıkları yanlış olsa bile bir kılıf bulurlar, baktılar olmuyor kandırıldık der olayı kapatırlar, çok inandırıcı ve etkileyicidirler, gerçek olmayan kurgular yaratıp çok güzel tiyatro yaparlar, ve ülke genelinde turneye bile çıkarlar, en önemlisi söyledikleri yalana kendileri inanırlar, bu kişiler yalan söyledikçe kendilerini daha önemli ve iyi hissederler. Nedense bu rahatsız insanların bizim coğrafyamız da çok bulunduğunu düşünüyorum…Bütün camiler, tıklım,tıklım, ama herkes yalancı, beş vakit namaz kılmakla, Anıtkabir’e çelenk koymakla olmuyor bu işler , dik durmak gerekiyor, insanların aklıyla dalga geçmemek, gerekiyor…

Bir yalan ne kadar hızlı olursa olsun, hakikat yetişip onu geçer..

 

24.NİSAN.2019    İSTANBUL

 

Genel kategorisine gönderildi | MİTOMANİ için yorumlar kapalı

DEVLET BAHÇELİ

Ben Sayın Devlet Bahçeliyi hiç sevmedim, sevemedim, sevmek zorunda’da değilim zaten, samimiyetinden hep şüphe ettim,bana hiç bir zaman güven vermedi. Ama saygı duymak zorunda olduğumun farkındayım , gerçi ne görmüşlüğüm var ne’de konuşmuşluğum,  Ancak gördüğüm gerçekleri’de akıl ve vicdan sahibi biri olarak görmeyenlerle ve’de duymayanlar’lada  paylaşamadan yapamayacağım.Bu’da demokrasinin gereği diye düşünüyorum…Öncelikle Sayın Bahçelinin ve sayın Erdoğan’ın  birbirlerine söylediklerini sizinle paylaşmak istedim yıl… 2016 ( video kayıtları mevcuttur konuşmalara hiç bir ilave ekleme yapılmamıştır )

Sn Bahçeli  : Sayın Erdoğan şimdi kulaklarını aç ve bizi iyi dinle.Sende şeref ve mertlik işportaya düşmüş,senin yaptıklarına ancak iblisler teşebbüs edecektir.

Sn Erdoğan  : MHP’ nin başındaki adam çıkıyor aile nedir bilmez,onun böyle bir derdi yok.Çoluk nedir çocuk nedir bilmez,konuşuyor.

Sn Bahçeli    : Alçak ve şerefsizsin,bu şahıs her gün fitne saçmaktadır.Her gün dedikodu yapmaktadır,her gün yalan dolanla milli vicdanı sarsmaktadır.

Sn Erdoğan   : MHP genel başkanı kabalığıyla öne geçmiştir.

Sn Bahçeli   : Beş tepe hanedanı ve AKP yönetimi aile boyu rüşvet ve yolsuzluk çamuruna batmıştır .Alçak ve şerefsizin..R.T.Erdoğan bütün yetkileri kendinde toplamış yargıyı’da kendine bağlamıştır. Söylediklerinin tamamı yalan ve aldatmaca’dır.Başkanlık federasyon demektir,bu da bölünme demektir..

Sn Erdoğan  : Sn Bahçeli son derece öfkeli,son derece gergindir.Allah korusun motor su kaynatacak,emekliye ayrılmasını samimiyetle tavsiye ediyorum.

Hal böyle iken.. Ben önce Sn Erdoğan’a sormak istiyorum, biri size şerefsiz, alçak diyecek ve siz tazminat davası açmayacaksınız çok ilginç…??   Sonra Sn Bahçeliye  sormak istiyorum, dün söyledikleriniz’mi doğru, yoksa bu gün yaptıklarınız’mı yanlış. İnsan ister istemez düşünüyor, nasıl bir tiyatronun içindeyiz diye…. En azından benim aklımla dalga geçemiyorsunuz.. Sizlerden ve size oy verenlerden hem daha akıllı olduğumu, hem’de samimiyetsizlik konusunda ve güven konusun’da ne kadar haklı olduğumu düşünüyorum, bu sebeple kendimle gurur duyuyorum…

Önünü arkasını bilmediğin laf etmeyeceksin ..

13.NİSAN.2019      İSTANBUL

Genel kategorisine gönderildi | DEVLET BAHÇELİ için yorumlar kapalı